joomla

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

TEFSİR DERSLERİ

tefsir_dersleri

KÜLTÜR MERKEZLERİMİZ

kultur_merkezlerimiz

YAYINLARIMIZ

yayinlarimiz

FOTOĞRAF GALERİSİ

foto_galeri

Kur'an Okuyalım

kuran_oku

Kökleri Mekke’de Atılan, Medine’de Kurumsallaşan "MEDENİYET"İMİZ

e-Posta Yazdır PDF

        Merhum Ebu’l-Hasen en-Nedvî, “Din ve Medeniyet Arasında” adındaki eserinde, “Din, felsefe ve medeniyet arasında ortak bir takım sorular vardır ki, bunların her birisinin temeli bu sorulara verdiği cevaplar üzerinde yükselir” tesbitini yaptıktan sonra, örnek olmak üzere sıraladığı pek çok soru arasında şu soruları da kayd etmektedir:

     “Bu kâinatın başlangıcı ve sonu nedir? Bu hayattan başka bir hayat var mıdır? Varsa bu hayatın tabiatı nasıldır? Dünya hayatımızın öğreti ve direktifleri ile ilgisi nedir? … Bu kâinatı bu derece hassas bir düzen içerisinde ve bu şekilde eşsiz ve kuşatıcı bir hikmetle, sarsılmaz ve sapasağlam bir kanunla kim yönetmektedir? Bu yöneticinin nitelikleri ve insan ile ilgisi nedir? İnsanın Onunla ilişkisi ne şekilde olmalıdır?... İnsanın (kâinattaki) sağlıklı ve doğru mevkii neresidir? Acaba insan hiçbir kayıt ve hükümle bağlı olmaksızın hür ve serbest midir, yoksa bağımlı ve mahkûm mudur?”[1]

     Düşünen, araştıran, irdeleyen, kısacası kâinattaki varlığının sebep ve hikmetleri üzerinde duran, kâinatın gerek kendisi açısından, gerekse hayattaki ilişkileri ve kendi konumu açısından yeri ve değeri üzerinde kafa yoran herkesin üzerinde durması, cevaplarını araması ve bu alanda –özellikle- yoğunlaşması gereken yığınla sorunun oldukça sınırlandırılmış bir çerçeveye göre seçilip ortaya konulmuş bazı sorulardır bunlar.

    Bu sorulara verilen cevaplar, “medeniyet”in şekil ve karakterini, seyir ve istikametini belirlemesi ve o medeniyetin mensuplarının kendilerini anlayıp başkalarına kendilerini  açıklayıp ifade etmeleri, başkalarının da o medeniyeti ve o medeniyetin mensuplarını anlamaları, doğru bir şekilde yorumlamaları açısından anahtar mesabesindedir.

     Diğer bir ifade ile bu ve benzeri soruların doğru cevapları bir medeniyetin diğerlerine faydalı olmasının ve onlar tarafından anlaşılacak ve kendisinden yararlanılabilecek bir konumda görülebilmesinin başlangıç noktasını teşkil etmektedir. 

     R. Garaudy, “Jül Sezar’ın seferlerini araştırsam, bunlar benim hayatımda hiçbir değişiklik meydana getirmezler. Olsa olsa hafızamın ambarına bir bilgi daha eklenmiş olur. Fakat bir Song dönemi Çin resmi, Celâddin-i Rumi’nin tasavvufi şiiri, Zen-Budist Huei –neng’in bir meditasyonu, bütün hayatımı, tabiatla, insanlarla ve Allah’la ilişkilerimi değiştirmeme yardım edebilir” [2] derken de medineyetlerin asıl dikkat çekmesi gereken yönlerine atfıta bulunmaktadır.

    Medeniyet/ler/i ele alırken bu sorulara  verdikleri cevaplar açısından irdelemek ve elden geçirmek, doğru olarak anlaşılmaları, yorumlanmaları, onlardan yararlanılması, onlarla ilgili yargı ve değerlendirmelerin doğru ve sağlıklı olması açısından da büyük bir önem arz etmektedir.

     Bunun bir diğer yararı ise, günümüzde gerek galip görünen batı medeniyeti ve mensupları, gerekse mağlup görünen doğu medeniyeti ve mensupları için inanç, fikir ve değerlerin şekillenip doğru anlaşılmaları açısından büyük bir ehemmiyet taşımaktadır.

     Çünkü “sömürgeciliğin sona ermesinden sonra tarihi girişimin tek merkezi, değerlerin tek yaratıcısı sanki Avrupa imişçesine, tarihe sadece Avrupalı gözüyle bakmanın artık imkansız olduğu”[3]  böylelikle anlaşılmış olacaktır. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı eserinde, başka medeniyetlerin varlığını kabul edip bunları sıralaması, medeniyetler arası etkileşimlerin varlığını kabul edip bunlar üzerinde sınırlı bir şekilde dahi olsa durmuş olması, Garaudy’nin  değindiği imkansızlığın artık Batı’da fark edilmeye başlandığını ortaya koymaktadır.

     İşte bu noktada biz Müslümanlar açısından medeniyetimizi tarihi ve itikadi-fikri boyutlarıyla doğru anlayıp yorumlamamızın ve bunu doğru şekliyle insanlığa tanıtmamızın önemi ortaya çıkmaktadır.

    Yazımızın başlığında belirttiğimiz üzere Medeniyetimiz’in köklerini Mekke’de, bu köklerinin kurumlaşmasını  Medine’de aramalıyız. Bunu sağlıklı bir şekilde anlayabilirsek, mescid’in İslam akidesi açısında neyi ifade ettiğini, toplumsal birlik ve dinamizme nasıl bir boyut katıp bir ivme kazandırdığını anlarız. Mal ve servetin, İslam inancı ve Müslümanın hayatındaki yerini ve  fonksiyonunu idrak eder, müslümanın sadaka vermesinden vakıflar tesis etmesine  kadar ortaya çıkan kurumların gerçek dinamik güç kaynağını tespit etmiş oluruz.

    Yanlış bir değerlendirme olarak İslam medeniyetini anlatırken ya da tanımak isterken ortadaki müşahhas eserler üzerinde yoğunlaşmak yerine, onların neden böyle bir format içerisinde ortaya çıktıklarını anlar, bu eserlere bu formatı veren ruh ve muhtevanın sürekli ve kalıcı, formatının ise değişen şartlara göre değişiklik kazanabileceği idrak edilmiş olur.

     Bütün bunlardan önemlisi Müslümanların yeniden dirilmesinin ve İslam medeniyetinin, yolunu kaybetmiş, şaşırmış insanlığa yol gösterebilecek yegane ehliyetli bir medeniyet olduğuna daha güçlü bir inanç besler, -haklı olarak- yeniden insanlığın ümidi oluruz.

     Yukarıda sıralanan sorulara ve benzerlerine İslam’ın verdiği cevaplar gayet açık ve nettir. Hatta daha ileriye giderek, İslam’ın bu hususlara verdiği cevapları diğer inanç, felsefe, din ve ahlakların verdiği cevaplara göre kıyas kabul etmeyecek kadar anlaşılır ve kolaylıkla kabul edilebilir bir mahiyettedir.

     İşaret ettiğimiz diğer inanç, felsefe, din ve ahlak anlayışlarının birçoğu bu soruların önemli bir bölümüne rahatlatıcı ve ikna edici cevaplar vermek şöyle dursun, -bunca önemli ve hayati olmalarına rağmen- bunları gündemlerine hiçbir şekilde almadıkları dahi görülebilmektedir.

     Dikkat edilecek olursab sıralanan bu sorular ve bunlara eklenebilecek benzerleri, İslam’ın bütünlüğü içerisinde -çeşitli düzeylerde de olsa- özellikle inanç ve ahlak konularını ilgilendirmektedir. Bu alanlar ise, İslamî ilimler açısından nesh edilmesi, yani hükümlerinde herhangi bir değişiklik ya da kaldırmanın söz konusu olamayacağı alanlardır. Yani bu hükümler bütün risaletlerde böyledir. O halde bunlar aynı zamanda tarih boyunca gönderilen peygamberlerin de öngördükleri medeniyet’in esaslarını teşkil etmektedir.

     Diğer bir ifade ile söyleyecek olursak, işaret edilen sorular ne kadar fıtrî ve doğru fıtratın sordurabileceği tabii sorular ise, fıtratın doğru istikamet  alışının ifadesi olan risaletlerin verdiği cevaplar da o kadar fıtrata ve insan tabiatına uygundur.  Merhum İbn Haldun da “Şer’î hükümlerin tamamının “umrân”ı  muhafaza etmek esası üzerinde yükseldiğini”[4] ifade ederken  de buna işaret etmektedir.

   Buradan varmak istediğimiz sonuç ise şudur: İnsanlığın risaletlerin irşad etmiş olduğu medeniyeti sahiplenmeleri, onu kucaklamaları ve gösterdiği istikamette yol almaları en zorunlu ve en doğru olan yoldur.  Bu risatletlerin tamamlayıcısı, ruhu ve esasları, çağları aşan değerlerinin taşıyıcısı, bunları çağın şart ve anlayışına –özünü hiçbir şekilde ihlal etmeden- yansıtıcısı ve örnek uygulayıcısı beşeriyetin bize göre nihai mutluluğunun son ve yegane  fırsatı İslam Medeniyeti’dir, bu medeniyetin yeniden doğru bir şekilde anlaşılıp yorumlanması ve doğru bir şekilde yeniden uygulanmasıdır. Çünkü İslam medeniyeti, zamansal ve mekansal şart ve sınırlamaları aşarak bütün zaman ve mekanların medeniyeti olmak özelliğine sahip biricik medeniyettir, aynı zamanda.

    En azından Kur’ân’ı  ve siret-i nebeviyye’yi yakından tanıyan kimselerin böylelikle yazımızın başlığındaki ifadelerimizin ne anlama geldiğini gereği gibi idrak ettiklerini düşünmekteyiz.  Yani bizim medeniyet referansımız da, dinimizi, hayatımızı, dünya ve âhiret ile ilgili değer ve yargılarımızı ilgilendiren her konuda olduğu gibi medeniyet anlayışımız konusunda da Kur’ân ve sünnettir.

      Bu hususa dair etraflı bilgi ve açıklamalar, bu çerçevede tarihimizi ve kurumlarımızı okumaya başlamanın bazı işaret taşlarının neler olabileceğini irdelemek ise ayrı bir konudur.  Kısmet olursa o konuda da birlikteliklerimiz olabilecektir. Vesselam.

 

 

 

 



[1] Nedvî, age. İstanbul 1986, S.13-14

[2] Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, İstanbul 1995, s. 7-8

[3] Garaudy, age. S.7

[4] İbn Haldun, Mukaddime, Mısır baskı tarihi yok, s.39,

HEADER  

 
0 #4 Pazartesi, 15 Şubat 2010
şubat ayı yazınızı bekliyoruz
Quote
 
 
0 #3 Pazartesi, 15 Şubat 2010
özetle söylemek gerkirse İslam insanlığın kurtuluş reçetesidir.eyvallah ama "çağın şart ve anlayışına –özünü hiçbir şekilde ihlal etmeden- yansıtmak ve örnek uygulama nasıl olacak,nasıl olmalı buna ilişkin yazılarınızı dört gözle bekliyoruz.selam ile...
Quote
 
 
0 #2 Salı, 09 Şubat 2010
Allah razı olsun
Quote
 
 
-2 #1 Perşembe, 21 Ocak 2010
Hocamızın eline sağlık.
Quote
 

FORM_HEADER

FORM_CAPTCHA
FORM_CAPTCHA_REFRESH

You are here: